Görevi Kötüye Kullanma Suçu Ve Cezası

Görevi kötüye kullanma suçu, TCK m. 257 kapsamında, kamu görevlisinin görev gereklerine aykırı davranması veya görevi ihmal etmesi sonucu kişilerin mağduriyetine, kamunun zararına ya da haksız menfaate yol açtığında gündeme gelen bir kamu görevlisi suçudur. Bu nedenle hem ceza hukuku hem idare hukuku bakımından yakından takip edilir.

Bu yazıda, görevi kötüye kullanma suçu ve cezasının kanuni tanımını, hangi hallerde oluştuğunu, icrai ve ihmali davranış ayrımını, ceza aralıklarını ve uygulamada öne çıkan Yargıtay kriterlerini sade bir dille ele alarak görevi kötüye kullanma suçu hakkında pratik bir başlangıç rehberi sunacağız.

TCK 257’de görevi kötüye kullanma tam olarak neyi ifade ediyor?

Kanundaki madde metni ve kısa açıklaması

TCK 257, “görevi kötüye kullanma” suçunu iki temel davranış üzerinden tanımlar:

  1. Görevin gereklerine aykırı hareket etmek (aktif davranış, icrai hareket)
  2. Görevin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstermek (yapmama ya da geç yapma, ihmali hareket)

Maddeye göre, kanunda ayrıca suç olarak düzenlenmemiş hallerde, kamu görevlisi:

  • Görevinin gereklerine aykırı davranarak kişilerin mağduriyetine,
  • Veya kamunun zararına,
  • Ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanmasına neden olursa, hapis cezası ile cezalandırılır.

Birinci fıkrada, görevin gereklerine aykırı hareket etme; ikinci fıkrada ise görevin gereklerini yerine getirmede ihmal veya gecikme düzenlenmiştir. Her iki fıkrada da aynı sonuçlar aranır: mağduriyet, kamu zararı veya haksız menfaat.

Maddenin başındaki “kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında” ibaresi önemlidir. Bu ifade, TCK 257’nin tali ve tamamlayıcı bir hüküm olduğunu gösterir. Yani kamu görevlisinin fiili, örneğin zimmet, rüşvet, irtikap gibi başka bir özel suç tipine uyuyorsa, öncelikle o suçtan sorumluluk doğar; ayrıca TCK 257 uygulanmaz.

Kısaca, TCK 257, kamu görevlisinin görevini hukuka uygun biçimde yapmaması nedeniyle ortaya çıkan somut zarar veya haksız menfaat durumlarını cezalandıran, “yedek” nitelikte bir düzenlemedir.

Kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişiyle bağlantısı

Görevi kötüye kullanma suçu, TCK’nın “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” bölümünde yer alır. Bu yerleşim tesadüf değildir. Kanun koyucu, bu suçla esasen iki şeyi korumayı amaçlar:

  • Kamu idaresinin düzenli, etkin ve hukuka uygun çalışması,
  • Toplumun kamu görevlilerine ve idareye duyduğu güven.

Devlet, geniş yetkilerle donatılmış bir mekanizmadır ve bu yetkiler kamu görevlileri eliyle kullanılır. Bu kişilerin görevlerini keyfi, kayırmacı ya da ihmalkar biçimde yürütmesi, yalnızca tek tek bireyleri değil, idarenin bütününe duyulan güveni zedeler. Bu nedenle, görevi kötüye kullanma suçu, sadece “bir memurun hatası” olarak değil, kamu düzenini ve hukuk devleti ilkesini ilgilendiren bir ihlal olarak görülür.

Ayrıca, kamu görevlisinin hukuka aykırı işlemlerinin yaptırımsız kalmaması, diğer kamu görevlileri üzerinde de caydırıcı bir etki yaratır. Böylece, idarenin iç işleyişinde disiplin ve hukuka bağlılık güçlenir; vatandaşın “devlet bana karşı da hukuka uyar” inancı korunur.

Sonuç olarak, TCK 257’deki görevi kötüye kullanma suçu, yalnızca bireysel bir haksızlığı değil, kamu idaresinin saygınlığını, tarafsızlığını ve işlerliğini koruyan temel ceza normlarından biridir.

Görevi kötüye kullanma suçunun unsurları nelerdir?

Fail kim olabilir, kimler kamu görevlisi sayılıyor?

Görevi kötüye kullanma suçu, yalnızca kamu görevlisi tarafından işlenebilen bir suçtur. Yani bu suçun faili mutlaka kamu görevlisi olmalıdır. Özel sektör çalışanı, şirket müdürü, dernek yöneticisi gibi kişiler bu suçun faili olamaz; onların fiilleri başka suç tiplerine girebilir.

Türk Ceza Kanunu’nda kamu görevlisi, kamu faaliyetinin yürütülmesine hukuken katılan kişi olarak tanımlanır. Buna göre:

  • Memurlar ve sözleşmeli personel
  • İşçi statüsünde olsa bile kamu hizmeti yürüten belediye, il özel idaresi, KİT çalışanları
  • Seçimle gelen belediye başkanı, meclis üyesi, muhtar gibi yerel yöneticiler
  • Atama ile gelen bakanlık personeli, kaymakam, vali, müfettiş, uzman vb.
  • Bazı durumlarda noterler, icra müdürleri, bilirkişiler, resmi görevlendirilmiş sağlık personeli gibi kamu gücü kullanarak görev yapanlar

kamu görevlisi sayılabilir.

Önemli olan, kişinin hukuki bir yetkiyle kamu hizmetinin yürütülmesine katılması ve bu yetkiyi kullanarak hareket etmesidir. Sadece fiilen yardım eden, ama hukuken yetkisi olmayan kişiler genelde bu suçun faili değil, en fazla yardımcısı olabilir.


Mağdur kimdir, kamunun zarar görmesi ne demek?

Görevi kötüye kullanma suçunda asıl mağdur “kamu”dur. Yani devletin, kamu idaresinin ve toplumun menfaatleri zarar görür. Bu nedenle suç, bireysel şikâyete bağlı değildir; savcılık resen harekete geçebilir.

Bunun yanında, somut olayda bireyler de dolaylı mağdur olabilir. Örneğin:

  • Bir memurun keyfi işlem yapması nedeniyle bir vatandaşın ruhsatı haksız yere reddedilirse
  • Tapu memurunun ihmaliyle bir kişinin mülkiyet hakkı zedelenirse

hem kamu düzeni hem de ilgili kişi zarar görmüş sayılır.

Kamu zararı, idarenin malvarlığında veya mali yapısında ortaya çıkan eksilme ya da ileride doğması kesin veya kuvvetle muhtemel olan kayıp olarak anlaşılır. Örneğin:

  • Belediyenin kasasından haksız ödeme yapılması
  • İhale sürecinde rekabetin bozulması nedeniyle kamuya daha pahalıya mal olması
  • Vergi tahsil edilmemesi yüzünden bütçe gelirinin azalması

kamu zararı örnekleridir.


Görevin gereklerine aykırı hareket ne anlama gelir?

Görevi kötüye kullanma suçunun temel unsurlarından biri, “görevin gereklerine aykırı hareket” etmektir. Bu ifade, kamu görevlisinin:

  • Kanun, yönetmelik, tüzük, genelge gibi normlara,
  • Kendi görev tanımına, yetki ve sorumluluklarına,
  • Hukukun genel ilkelerine ve hizmet gereklerine

aykırı davranması anlamına gelir.

Burada önemli nokta, memurun kişisel kanaatine göre değil, objektif olarak görev gereklerine göre değerlendirme yapılmasıdır. Örneğin:

  • Ruhsat vermesi gerekirken hiçbir hukuki sebep olmadan vermemesi
  • İhale dosyasını bilerek kaybetmesi veya saklaması
  • Usule aykırı şekilde, yetkisi olmadığı halde işlem tesis etmesi

görevin gereklerine aykırı hareket sayılabilir.

Her hatalı işlem bu suçu oluşturmaz. Basit hata, bilgisizlik veya yorum farkı varsa ve ortada mağduriyet, kamu zararı veya haksız menfaat yoksa, çoğu zaman disiplin sorumluluğu gündeme gelir; ceza sorumluluğu değil.


İhmal veya gecikme ile görevi kötüye kullanma nasıl oluşur?

TCK 257 sadece aktif, yani “yapma” şeklindeki kötüye kullanmayı değil, “yapmama” veya “geciktirme” yoluyla görevi kötüye kullanmayı da suç sayar.

İhmal veya gecikme suretiyle görevi kötüye kullanma için:

  • Kamu görevlisinin yapmak zorunda olduğu bir görev bulunmalı,
  • Bu görevi hiç yapmaması veya makul olmayan şekilde geciktirmesi,
  • Bu ihmal veya gecikmenin sonucu olarak kişilerin mağdur olması, kamu zararının doğması ya da birine haksız menfaat sağlanması gerekir.

Örneğin:

  • Savcının, açıkça suç teşkil eden bir olayı uzun süre işlem yapmadan bekletmesi
  • İmar müdürlüğünün, süresi içinde ruhsat başvurusunu sonuçlandırmaması
  • Kolluğun, acil bir ihbarı bilerek değerlendirmemesi

ihmal veya gecikme suretiyle görevi kötüye kullanma kapsamında değerlendirilebilir.

Burada da her gecikme suç değildir. İş yoğunluğu, personel eksikliği gibi makul ve belgelendirilebilir nedenler varsa, ceza sorumluluğu doğmayabilir; ancak idari sorumluluk yine de gündeme gelebilir.


Kişilerin mağduriyeti, kamu zararı ve haksız menfaat şartı nasıl aranır?

Görevi kötüye kullanma suçunun oluşması için, kanun üç olasılıktan en az birinin gerçekleşmesini arar:

  1. Kişilerin mağduriyeti
  2. Kamunun zarar görmesi
  3. Kişilere haksız bir menfaat sağlanması

Bu üç unsurdan biri yoksa, çoğu durumda sadece disiplin ihlali söz konusu olur, ceza sorumluluğu doğmaz.

Kişilerin mağduriyeti, sadece maddi zarar anlamına gelmez. Hak kaybı, gecikme nedeniyle ortaya çıkan ciddi sıkıntı, hukuki durumun bozulması da mağduriyet sayılabilir. Örneğin, bir öğrencinin haksız yere okuldan uzaklaştırılması, bir işyerinin haksız kapatılması gibi.

Kamu zararı, yukarıda değinildiği gibi, idarenin malvarlığında veya mali yapısında ortaya çıkan eksilme ya da ileride doğması kuvvetle muhtemel kayıptır. Bu zarar mutlaka gerçekleşmiş olmak zorunda değildir; ciddi bir riskin doğması da yeterli görülebilir.

Haksız menfaat, hukuken hak etmediği halde bir kişinin veya grubun avantaj elde etmesidir. Örneğin:

  • İhalede belirli bir firmaya avantaj sağlayacak şekilde şartname düzenlemek
  • Sıra bekleyenler varken tanıdığının işini öne almak
  • Ruhsat şartlarını taşımayan kişiye ruhsat vermek

haksız menfaat örnekleridir.

Yargı uygulamasında, bu üç unsur somut delillerle ortaya konulmak zorundadır. Sadece “şüphe” veya “genel kanaat” yeterli görülmez. Bu nedenle, görevi kötüye kullanma suçunda hem fiilin göreve açık aykırılığı hem de bu fiilin doğurduğu mağduriyet, kamu zararı veya haksız menfaat net ve ikna edici şekilde gösterilmelidir.

Hangi davranışlar görevi kötüye kullanma suçuna örnek sayılabilir?

Görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görev alanına giren bir konuda, yetkisini hukuka aykırı biçimde kullanması ya da görevini yapmaması nedeniyle kişilerin mağdur olması, kamunun zarara uğraması veya birine haksız menfaat sağlanması durumunda gündeme gelir. Bu yüzden örnek davranışları anlamak için hem somut olay tiplerine hem de disiplin suçu ile ceza suçu arasındaki sınıra bakmak gerekir.

Uygulamada sık karşılaşılan örnek olay tipleri

Uygulamada Yargıtay kararlarında ve doktrinde sık görülen görevi kötüye kullanma örnekleri özetle şöyle sıralanabilir:

  • Bir memurun, kendisine yapılan başvuruyu kasıtlı biçimde aylarca bekletmesi ve bu nedenle kişinin hakkını zamanında kullanamaması.
  • İhale, ruhsat, imar izni gibi işlemlerde, kanuni şartları taşımayan kişiye “torpil” yaparak izin verilmesi veya şartları taşıyanın dışlanması.
  • Disiplin amirinin, hiçbir somut gerekçe olmadan, sırf kişisel husumetle ağır disiplin cezası vermesi ve bu ceza nedeniyle kişinin ciddi hak kaybına uğraması.
  • Kolluk görevlisinin, savcının veya mahkemenin açık talimatını yerine getirmeyerek soruşturmayı sürüncemede bırakması.
  • Vergi, harç, ceza gibi kamu alacaklarını tahsil etmemek için bilerek işlem yapmamak ve böylece kamu zararına yol açmak.
  • Ruhsatsız işyerini kapatmamak, mühür bozma gibi açık ihlalleri görmezden gelmek ve işletmenin haksız kazanç elde etmesine göz yummak.

Bu örneklerde ortak nokta, kamu görevlisinin görevini bilerek yanlış yapması veya hiç yapmaması ve bunun somut bir mağduriyet, kamu zararı ya da haksız menfaatle sonuçlanmasıdır.

Basit disiplin ihlali ile suç arasındaki fark nerede başlar?

Her hukuka aykırı işlem veya her hatalı karar, otomatik olarak görevi kötüye kullanma suçu oluşturmaz. Bir davranışın sadece disiplin ihlali mi yoksa TCK 257 kapsamında suç mu olduğu şu ölçütlerle ayrılır:

  • Görevle bağlantı: Fiil mutlaka kamu görevlisinin yasal görev alanına girmelidir. Görevle ilgisi olmayan davranışlar ceza sorumluluğu doğurmaz.
  • Kast: Basit ihmal, dalgınlık, yorum hatası çoğu zaman disiplin boyutunda kalır. Suç için genellikle bilerek ve isteyerek görevin gereklerine aykırı davranma aranır.
  • Sonuç: Kişilerin mağduriyeti, kamu zararı veya haksız menfaat yoksa, çoğu durumda sadece disiplin yaptırımı söz konusu olur.
  • Ağırlık ve sistematiklik: Tek seferlik küçük bir gecikme disiplin cezası ile geçiştirilebilirken, ısrarlı ve ağır gecikmeler ceza sorumluluğuna dönüşebilir.

Kısaca, hukuka aykırılık + somut zarar veya haksız menfaat + kast birleştiğinde, basit disiplin ihlali çizgisi aşılır ve görevi kötüye kullanma suçu gündeme gelir.

İdari takdir yetkisinin sınırları aşıldığında suç oluşur mu?

Kamu görevlileri pek çok alanda takdir yetkisine sahiptir. Ancak bu yetki sınırsız değildir; kanun, yönetmelik, genel ilkeler ve eşitlik kuralı ile çevrilidir. Takdir yetkisinin kullanımı şu durumlarda görevi kötüye kullanma suçuna dönüşebilir:

  • Karar, kişisel husumet, siyasi yakınlık, akrabalık gibi objektif olmayan nedenlere dayanıyorsa,
  • Aynı durumda olan kişiler arasında makul bir gerekçe olmaksızın ayrımcılık yapılıyorsa,
  • Takdir yetkisi, açıkça kanunun amacına aykırı biçimde, örneğin birine haksız menfaat sağlamak veya birini cezalandırmak için kullanılıyorsa,
  • Karar, öngörülebilir ve ölçülü olmaktan çıkıp, keyfi ve ağır sonuçlar doğuruyorsa.

Buna karşılık, kanunun izin verdiği çerçevede, makul gerekçelere dayanan, tartışmaya açık ama hukuken savunulabilir takdir kullanımı genellikle ceza sorumluluğu doğurmaz; olsa olsa idari yargıda iptal veya disiplin sorumluluğu gündeme gelir.

Özetle, idari takdir yetkisi “keyfilik” noktasına taşındığında ve bu keyfilik somut mağduriyet, kamu zararı veya haksız menfaatle birleştiğinde, TCK 257 anlamında görevi kötüye kullanma suçu oluşabilir.

Görevi kötüye kullanma suçunun cezaları nelerdir?

Görevi kötüye kullanma suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde düzenlenmiş ve iki ayrı fıkra halinde farklı ceza aralıkları öngörülmüştür. Birinci fıkrada “görevin gereklerine aykırı hareket”, ikinci fıkrada ise “görevin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme” yaptırıma bağlanır. Her iki durumda da fail kamu görevlisidir ve suçun oluşması için kişilerin mağduriyeti, kamunun zarara uğraması veya bir kişiye haksız menfaat sağlanması aranır.

Görevin gereklerine aykırı hareket halinde ceza aralığı (TCK 257/1)

TCK 257/1’e göre, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucu:

  • kişilerin mağduriyetine,
  • kamunun zararına,
  • ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanmasına

neden olması halinde 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülür.

Burada “görevin gereklerine aykırı hareket”, aktif bir davranışla, yani yapmaması gereken bir işi bilerek ve isteyerek yapması şeklinde ortaya çıkar. Örneğin, ihale şartlarını bilerek bir firmayı kayıracak şekilde değiştirmek, açıkça hukuka aykırı bir ruhsat vermek, usule aykırı şekilde işlem tesis etmek gibi fiiller bu fıkra kapsamında değerlendirilir.

Hakim, ceza belirlerken:

  • fiilin ağırlığını,
  • ortaya çıkan zarar veya mağduriyetin boyutunu,
  • failin kastının yoğunluğunu,
  • kamu görevlisinin konumunu ve yetki alanını

dikkate alarak 1 ile 3 yıl arasında temel cezayı belirler. Suçun niteliği gereği çoğu durumda adli para cezasına çevirme, HAGB veya erteleme gibi kurumlar da ayrıca gündeme gelebilir; ancak bu, somut olayın özelliklerine ve hükmolunan cezanın miktarına bağlıdır.

İhmal veya geciktirme suretiyle görevi kötüye kullanmada ceza (TCK 257/2)

TCK 257/2’de ise kamu görevlisinin görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstermesi yaptırıma bağlanmıştır. Yani burada aktif bir “yanlış yapma” değil, yapması gerekeni yapmama veya makul olmayan şekilde geciktirme söz konusudur.

Bu fıkra kapsamında:

  • kişilerin mağduriyetine,
  • kamunun zararına,
  • ya da kişilere haksız menfaat sağlanmasına

neden olan kamu görevlisi hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası öngörülür.

Örneğin, süresi içinde mutlaka yapılması gereken bir işlemde dosyayı bilinçli şekilde bekletmek, açık bir hakkın kullanılmasını sürüncemede bırakmak, başvuruları kasıtlı olarak sonuçsuz bırakmak gibi davranışlar ihmal veya geciktirme suretiyle görevi kötüye kullanma kapsamında değerlendirilebilir.

Bu fıkrada ceza aralığı, birinci fıkraya göre daha düşüktür; çünkü kanun koyucu, aktif şekilde göreve aykırı davranmayı, salt ihmal veya gecikmeye göre daha ağır görmüştür. Yine de ortaya çıkan zarar ve mağduriyetin ağırlığı, cezanın alt sınıra mı yoksa üst sınıra mı yakın belirleneceğinde önemli rol oynar.

Cezada artırıma veya indirime yol açabilen temel faktörler

Görevi kötüye kullanma suçunda cezanın miktarı belirlenirken hem TCK 257’deki özel düzenleme hem de genel hükümler devreye girer. Hakim, temel cezayı belirlerken ve artırma/indirim yaparken özellikle şu hususlara bakar:

  • Zararın ve mağduriyetin boyutu: Kamunun uğradığı maddi zarar yüksekse, çok sayıda kişi mağdur olmuşsa veya mağduriyet telafisi güç sonuçlar doğuruyorsa ceza üst sınıra yakın belirlenebilir.
  • Failin kastı ve saikı: Kasten, planlı ve bilinçli bir şekilde hareket edilmesi, kişisel çıkar veya başkasına haksız menfaat sağlama amacıyla hareket edilmesi aleyhe değerlendirilir. Buna karşılık, taksir sınırına yaklaşan zayıf kast, lehine yorumlanabilir.
  • Görev ve yetki konumu: Üst düzey bir kamu görevlisinin yetkisini kötüye kullanması, hiyerarşik konumu gereği daha ağır sonuçlar doğurabileceği için cezanın belirlenmesinde aleyhe etki yapabilir.
  • Suçun işleniş biçimi ve yoğunluğu: Suçun tek seferlik mi yoksa süreklilik arz eden bir davranış zinciri içinde mi işlendiği, belgelerde tahrifat, baskı, tehdit gibi ek unsurların bulunup bulunmadığı önemlidir.
  • Failin geçmişi ve kişisel halleri: Daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûmiyeti bulunmaması, pişmanlık göstermesi, zararı gidermeye çalışması gibi haller genel hükümler çerçevesinde cezada indirim sebebi olabilir.

Ayrıca, birden fazla kişinin birlikte hareket etmesi, zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma, başka suçlarla birlikte işlenme (örneğin rüşvet, zimmet gibi) durumlarında TCK’nın ilgili maddelerine göre zincirleme suç, içtima ve nitelikli haller hükümleri uygulanarak ceza artırılabilir.

Sonuç olarak, TCK 257 kapsamında öngörülen hapis cezaları, somut olayın özelliklerine göre oldukça farklı seviyelerde uygulanabilir. Aynı maddeye dayanılarak açılan iki dosyada, birinde alt sınıra yakın, diğerinde üst sınıra yakın ceza verilmesi, çoğu zaman yukarıdaki faktörlerin farklılığıyla açıklanır.

Görevi kötüye kullanma suçunda soruşturma, izin ve yargılama süreci

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için soruşturma izni şartı var mı?

Görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlilerinin görevleriyle bağlantılı bir fiil olduğundan, memurlar ve bazı diğer kamu görevlileri hakkında doğrudan savcılık soruşturması başlatılamadığı durumlar vardır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi memurlar ve diğer bazı kamu görevlileri için, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun devreye girer. Bu kanun uyarınca, görevleri sebebiyle işledikleri iddia edilen suçlar bakımından, kural olarak:

  • Önce yetkili idari merci (vali, kaymakam, ilgili bakanlık, üst yönetici vb.) tarafından soruşturma izni verilmesi gerekir.
  • İzin verilmeden savcılık doğrudan kamu davası açamaz; dosya ön inceleme ve izin sürecinden geçer.

Ancak her kamu görevlisi için 4483 uygulanmaz. Örneğin bazı üst düzey görevliler, hakim ve savcılar, askeri personel gibi gruplar için özel kanunlarda farklı usuller ve izin mercileri öngörülmüştür. Ayrıca, görevle ilgisi olmayan, tamamen özel hayata ilişkin fiillerde 4483 kapsamı dışına çıkılabilir.

Bu nedenle, görevi kötüye kullanma iddiasında ilk bakılması gereken nokta, şüphelinin statüsü ve fiilin “görev sebebiyle” işlenip işlenmediğidir.

Savcılık süreci, iddianame ve görevli mahkeme

Soruşturma izni gerekiyorsa ve izin verilmişse, ya da izin şartı yoksa, dosya cumhuriyet savcılığı tarafından yürütülür. Savcı:

  • İfade ve savunmaları alır,
  • Delilleri toplar, bilirkişi incelemesi, keşif gibi işlemleri yapar,
  • Suçun unsurlarının oluştuğu kanaatine varırsa iddianame düzenler.

Görevi kötüye kullanma suçu, TCK’da düzenlenen genel bir kamu görevlisi suçu olduğu için, kural olarak asliye ceza mahkemesi görevlidir. Ancak dosyada başka, daha ağır bir suçla bağlantı varsa veya özel kanunla farklı bir mahkeme görevlendirilmişse, görev değişebilir.

İddianamede özellikle şu hususlar açıkça gösterilmelidir:

  • Sanığın kamu görevlisi sıfatı ve görevi,
  • Hangi görev gereklerine aykırı davrandığı ya da hangi işlemi ihmal / geciktirdiği,
  • Bu davranışın hangi somut mağduriyete, kamu zararına veya haksız menfaate yol açtığı.

Mahkeme, yargılama sırasında hem maddi olayı hem de idari mevzuatı birlikte değerlendirir; çoğu dosyada ilgili kurumdan yazışmalar, yönetmelikler ve iç genelgeler de istenir.

Kolluğun, müfettişlerin ve idarenin rolü

Görevi kötüye kullanma suçunda kolluk, müfettişler ve idare çoğu zaman iç içe çalışan üç aktördür:

  • Kolluk birimleri (polis, jandarma), savcının talimatıyla tanık ve şüpheli ifadelerini alır, belge toplar, teknik inceleme gerekiyorsa bunun altyapısını hazırlar.
  • İdari müfettişler (bakanlık, valilik, belediye, teftiş kurulu müfettişleri vb.) hem disiplin yönünden inceleme yapar hem de çoğu zaman ceza soruşturmasına esas olacak ayrıntılı bir ön inceleme raporu hazırlar. Bu rapor, soruşturma izni verilip verilmeyeceği konusunda belirleyicidir ve savcılık için de önemli bir delil niteliği taşır.
  • İdare (kurum amirleri, üst yönetim) ise, 4483 kapsamındaki kişiler için soruşturma izni verip vermeme kararını alır; ayrıca disiplin yönünden de ayrı bir süreç yürütebilir.

Sonuç olarak, görevi kötüye kullanma suçunda ceza soruşturması ile idari soruşturma çoğu zaman paralel ilerler; ancak birbirinden bağımsızdır. İdarenin disiplin cezası vermemesi, ceza davası açılamayacağı anlamına gelmez; aynı şekilde ceza davasında beraat kararı verilmesi de her zaman disiplin yönünden işlem yapılamayacağı sonucunu doğurmaz.

Görevi kötüye kullanma suçunda zamanaşımı ve şikâyet süresi var mı?

Suçun resen soruşturulması ve şikâyete tabi olmaması

Görevi kötüye kullanma suçu, şikâyete bağlı bir suç değildir. Yani bir kişinin şikâyetçi olup olmamasından bağımsız olarak, savcılık bu suçu resen (kendiliğinden) soruşturmakla yükümlüdür.

Bir vatandaş, avukat, kurum ya da herhangi bir kişi ihbarda bulunabilir; hatta bazen basına yansıyan bir haber, müfettiş raporu veya denetim sonucu da savcılık için harekete geçme sebebi olabilir. Ancak şikâyetin geri alınması, bu suç bakımından soruşturmayı kendiliğinden düşürmez.

Özetle:

  • Suçun takibi için şikâyet şartı yoktur.
  • Şikâyet süresi diye özel bir süre de bulunmaz.
  • Savcılık, suç şüphesini öğrendiği anda, yasal engel yoksa (örneğin soruşturma izni gibi) dosyayı açmak zorundadır.

Bu nedenle “şikâyet süresini kaçırdım, artık işlem yapılamaz” düşüncesi, görevi kötüye kullanma suçu bakımından genellikle doğru değildir; burada belirleyici olan zamanaşımı süreleridir, şikâyet süresi değil.

Dava zamanaşımı ve ceza zamanaşımı süreleri

Görevi kötüye kullanma suçunda zamanaşımı, TCK’daki genel dava zamanaşımı hükümlerine göre belirlenir. TCK 257’de öngörülen hapis cezasının üst sınırı dikkate alınır ve buna göre dava zamanaşımı süresi hesaplanır.

Basitleştirirsek:

  • TCK 257/1 ve 257/2 için öngörülen ceza üst sınırları nedeniyle uygulamada çoğunlukla 8 yıllık dava zamanaşımı süresi gündeme gelir.
  • Bu süre, suçun işlendiği tarihten itibaren işlemeye başlar.
  • Zamanaşımını kesen veya durduran haller (örneğin iddianame düzenlenmesi, sanığın sorgusu gibi) olduğunda süre yeniden veya kaldığı yerden işlemeye devam eder.

Dava zamanaşımı dolarsa:

  • Artık kamu davası açılamaz, açılmışsa düşer.
  • Suçun esasına girilmeden “dava zamanaşımı nedeniyle düşme” kararı verilir.

Ceza zamanaşımı ise mahkûmiyet kararı kesinleştikten sonra devreye girer. Yani kişi hakkında görevi kötüye kullanmadan kesinleşmiş bir hapis cezası varsa, bu cezanın da belirli bir süre içinde infaz edilmesi gerekir. Bu süre de yine cezanın miktarına göre değişir; süre dolarsa:

  • Artık ceza infaz edilemez,
  • İnfaz zamanaşımı nedeniyle cezanın yerine getirilmesinden vazgeçilir.

Kısaca:

  • Görevi kötüye kullanmada şikâyet süresi yok,
  • Ancak dava zamanaşımı (kamu davasının açılabileceği/ sürdürülebileceği süre) ve
  • Ceza zamanaşımı (kesinleşmiş cezanın infaz edilebileceği süre) vardır ve bu süreler dolduğunda artık hukuken ilerlenemez.

Somut bir olayda, suç tarihi, iddianame tarihi, karar tarihi ve cezanın miktarı gibi ayrıntılar zamanaşımı hesabını tamamen değiştirebildiği için, her dosya özelinde ayrı değerlendirme yapılması gerekir.

Bu suçta verilen hapis cezaları fiilen nasıl infaz edilir?

Görevi kötüye kullanma suçunda (TCK 257) verilen hapis cezalarının nasıl infaz edileceği, aslında genel ceza infaz kurallarına tabidir. Yani özel bir “TCK 257’ye özgü infaz rejimi” yoktur; cezanın süresi, ertelenip ertelenmediği, HAGB uygulanıp uygulanmadığı, adli para cezasına çevrilip çevrilmediği gibi unsurlar belirleyicidir.

Kural olarak, kesinleşmiş hapis cezası ertelenmemiş, HAGB uygulanmamış ve adli para cezasına çevrilmemişse, infaz kurumunda (açık/kapalı cezaevi) çektirilir. Ancak TCK 257’de öngörülen ceza aralıkları görece düşük olduğu için, uygulamada çoğu dosyada HAGB, erteleme veya para cezasına çevirme gibi kurumlar devreye girer ve fiilen cezaevine girme ihtimali azalır.

Kısa süreli hapis cezalarında (özellikle 1 yıl ve altı, bazı durumlarda 2 yıla kadar) açık ceza infaz kurumu, denetimli serbestlik ve hafta sonu infazı gibi daha hafif infaz biçimleri de gündeme gelebilir. Bu nedenle, aynı TCK 257 hükmü için bile, kişinin adli sicili, daha önce kasıtlı suçtan mahkûmiyeti, suçun işleniş biçimi gibi faktörler, cezanın fiilen nasıl infaz edileceğini doğrudan etkiler.

Adli para cezasına çevirme imkânı hangi şartlarda doğar?

TCK’ya göre kısa süreli hapis cezaları, kanunda öngörülen şartlar varsa adli para cezasına çevrilebilir. Görevi kötüye kullanma suçunda mahkeme, özellikle alt sınıra yakın bir ceza verdiğinde, şu hususlara bakarak hapis cezasını para cezasına çevirmeyi değerlendirebilir:

  • Verilen hapis cezasının kısa süreli olması
  • Sanığın kişiliği, sosyal durumu, yargılama sürecindeki tutumu
  • Yeniden suç işleme ihtimalinin düşük görülmesi
  • Suçun işleniş biçimi ve ortaya çıkan zarar

Mahkeme, hapis cezasını adli para cezasına çevirmeye karar verirse, artık infaz cezaevi yerine para üzerinden yapılır. Ödeme takside bağlanabilir; ancak taksitler ödenmezse, ödenmeyen kısım tekrar hapse çevrilme riski taşır. Bu nedenle “nasıl olsa para cezası, ödemezsem de bir şey olmaz” düşüncesi son derece yanlıştır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) hangi durumlarda mümkün?

Görevi kötüye kullanma suçunda HAGB uygulaması, özellikle ilk defa yargılanan kamu görevlileri açısından çok sık gündeme gelir. HAGB kararı verilebilmesi için genel şartlar aranır:

  • Sanığa verilen cezanın 2 yıl veya altında olması
  • Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış olması (veya HAGB’ye engel bir kaydının bulunmaması)
  • Mahkemenin, sanığın yeniden suç işlemeyeceği kanaatine varması
  • Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın giderilmiş olması (varsa)

Bu şartlar sağlanırsa, mahkeme hükmün açıklanmasını geri bırakabilir. Bu durumda:

  • Karar kesin bir mahkûmiyet sayılmaz.
  • Sanık belirli bir denetim süresine tabi olur.
  • Bu süre içinde kasıtlı yeni bir suç işlemez ve yükümlülüklere uyarsa, dava düşer ve hüküm hiç kurulmamış sayılır.

Ancak HAGB, kamu görevlisi açısından disiplin hukuku ve meslek hayatı bakımından yine de etkili olabilir; bazı kurumlar HAGB kararını da olumsuz bir kayıt olarak değerlendirebilmektedir.

Cezanın ertelenmesi uygulanabilir mi, sonuçları nelerdir?

TCK 257 kapsamında verilen hapis cezaları, şartları varsa ertelenebilir. Cezanın ertelenmesi, hükmün açıklanmasından farklıdır; burada ortada kesinleşmiş bir mahkûmiyet vardır, ancak cezaevinde çektirilmesi yerine denetim süresine bağlanır.

Erteleme için genel olarak şu şartlar aranır:

  • Verilen hapis cezasının 2 yıl veya altında olması (bazı durumlarda 3 yıla kadar imkân tanıyan hükümler de dikkate alınır)
  • Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan ağır bir mahkûmiyetinin bulunmaması
  • Mahkemenin, sanığın kişiliği ve durumu itibarıyla cezanın ertelenmesinin yeterli olacağı kanaatine varması

Cezanın ertelenmesi halinde:

  • Sanık cezaevine girmez, belirlenen süre boyunca denetim altında tutulur.
  • Bu sürede kasıtlı yeni bir suç işlemez ve yükümlülüklere uyarsa, ceza infaz edilmiş sayılır.
  • Ancak erteleme kararı, adli sicile mahkûmiyet olarak yansır; HAGB’den en önemli farkı budur.
  • Kamu görevlisi açısından, disiplin soruşturması, meslekten çıkarma, görevden uzaklaştırma gibi sonuçlar doğurabilir; idare, mahkûmiyet kararını ciddi bir güven sorunu olarak değerlendirebilir.

Özetle, görevi kötüye kullanma suçunda hapis cezası verilmiş olması, her zaman fiilen cezaevine girileceği anlamına gelmez. Fakat HAGB, erteleme veya para cezasına çevirme gibi kurumların uygulanıp uygulanmayacağı, tamamen somut olayın özelliklerine ve hakimin takdirine bağlıdır. Bu nedenle her dosya, kendi içinde ve güncel mevzuat ışığında ayrıca değerlendirilmelidir.

Görevi kötüye kullanma ile benzer suçlar nasıl ayırt edilir?

Görevi kötüye kullanma, çoğu zaman zimmet, irtikap, rüşvet gibi suçlarla karıştırılıyor. Oysa TCK 257, bu suçlara göre daha “genel” ve tamamlayıcı bir norm olarak kabul ediliyor. Yani bir kamu görevlisinin fiili zaten zimmet, irtikap veya rüşvet suçunun unsurlarını dolduruyorsa, artık TCK 257 değil, o özel suç maddesi uygulanıyor. Görevi kötüye kullanma ise, bu özel suç tiplerine girmeyen ama kamu görevinin gereklerine açıkça aykırı davranışları kapsayan bir “yedek” hüküm gibi çalışıyor.

Zimmet, irtikap ve rüşvet suçlarıyla farkları

Zimmet (TCK 247) ile görevi kötüye kullanma arasındaki temel fark, mal edinme. Zimmette kamu görevlisi, kendisine teslim edilen veya koruma ve gözetimine bırakılan kamu malını ya da başkasına ait malı kendisine mal ediyor, yani adeta “üstüne geçiriyor”. Görevi kötüye kullanmada ise doğrudan bir mal edinme zorunlu değil; çoğu zaman usulsüz işlem, kayırma, görevi yapmama gibi davranışlar söz konusu.

İrtikap (TCK 250), görevi kötüye kullanmanın çok daha ağır ve özel bir hali. Burada kamu görevlisi, görevinin sağladığı nüfuzu veya güveni kötüye kullanarak kişiyi icbar ediyor (baskı altına alıyor), ikna ediyor ya da kişinin hatasından yararlanarak kendisine veya başkasına menfaat sağlıyor. Yani mutlaka bir menfaat temini ve çoğu durumda mağdur üzerinde baskı veya aldatma var. Bu nedenle irtikap, TCK 257’ye göre daha ağır cezalandırılıyor ve ayrıca görevi kötüye kullanmadan değil, doğrudan irtikaptan hüküm kuruluyor.

Rüşvet (TCK 252) ise, kamu görevlisi ile menfaat sağlayan kişi arasında karşılıklı bir “anlaşma”ya dayanıyor. Taraflar, bir işin yapılması veya yapılmaması karşılığında menfaat üzerinde uzlaşıyor. İrtikapta çoğu zaman mağdur baskı altında veya aldatılmış durumdayken, rüşvette iki taraf da bilinçli şekilde bu hukuka aykırı anlaşmanın içinde. Görevi kötüye kullanmada ise her zaman böyle bir menfaat pazarlığı veya anlaşma bulunmayabilir; bazen sadece görevin savsaklanması, usulsüz işlem yapılması da yeterli olur.

Özetle:

  • Malı kendine geçirme varsa: zimmet ihtimali güçlü.
  • Menfaat için baskı, ikna veya hatadan yararlanma varsa: irtikap gündemde.
  • Menfaat karşılığında karşılıklı anlaşma varsa: rüşvet söz konusu.
  • Bunların unsurları yok ama görev açıkça kötüye kullanılmışsa: TCK 257 görevi kötüye kullanma devreye girer.

Görevi ihmal, görevi savsama gibi benzer kavramlarla sınır

Görevi kötüye kullanma ile “görevi ihmal”, “görevi savsama” gibi kavramlar da sık karıştırılıyor. Burada ayrımı yaparken hem ceza hukuku hem de disiplin hukuku açısından düşünmek gerekiyor.

Ceza hukuku bakımından TCK 257, hem icrai (aktif) davranışla görevi kötüye kullanmayı hem de ihmal veya gecikme suretiyle görevi kötüye kullanmayı kapsıyor. Yani kamu görevlisi, görevinin gereklerine aykırı bir işlem yaparak da, yapması gereken bir işi yapmayarak ya da makul olmayan şekilde geciktirerek de bu suçu işleyebilir. Ancak her ihmal, her savsama otomatik olarak suç oluşturmaz.

Görevi ihmal veya savsama niteliğindeki bir davranışın TCK 257 kapsamına girebilmesi için genellikle şu sonuçlardan en az birinin ortaya çıkması aranıyor:

  • Kişilerin somut bir mağduriyetine yol açması
  • Kamunun zararına neden olması
  • Bir kişiye haksız menfaat sağlanması

Eğer kamu görevlisinin ihmali, bu sonuçlara yol açmıyor, sadece disiplin kurallarına aykırı bir gevşeklik, özensizlik düzeyinde kalıyorsa, çoğu durumda bu durum disiplin hukuku kapsamında değerlendirilip idari yaptırımla (uyarı, kınama, kademe ilerlemesinin durdurulması vb.) yetiniliyor. Buna karşılık, ihmal veya savsama yüzünden örneğin bir vatandaşın hakkını kullanamaması, ciddi maddi kayba uğraması ya da bir başkasının haksız şekilde avantaj elde etmesi söz konusuysa, artık görevi kötüye kullanma suçu gündeme gelebiliyor.

Kısaca:

  • Sadece gevşeklik, özensizlik, sonuç doğurmayan gecikme → çoğu zaman disiplin ihlali.
  • İhmal veya savsama, somut mağduriyet, kamu zararı ya da haksız menfaatle birleşiyorsa → TCK 257 kapsamında görevi kötüye kullanma olarak değerlendirilebiliyor.

Yargıtay kararlarında görevi kötüye kullanma suçuna nasıl bakılıyor?

Yargıtay’ın suçun oluşumuna ilişkin temel kriterleri

Yargıtay, TCK 257’deki görevi kötüye kullanma suçuna oldukça dar ve ihtiyatlı yaklaşıyor. Eski TCK 240’a göre artık “sırf usulsüzlük” cezalandırılmıyor; mutlaka somut bir sonuç aranıyor: kişilerin mağduriyeti, kamunun zararı veya birine haksız menfaat sağlanması. Ceza Genel Kurulu, yeni düzenlemenin fail lehine olduğunu özellikle vurguluyor.

Kararlarda öne çıkan temel kriterler kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Fail mutlaka kamu görevlisi olmalı ve yaptığı işlem, kanun veya idari düzenlemelerden doğan göreviyle bağlantılı olmalı.
  • Görevin gereklerine açık aykırılık bulunmalı; salt hatalı yorum, basit dikkatsizlik ya da idari takdirin farklı kullanılması tek başına yeterli görülmüyor.
  • Objektif cezalandırılabilme şartı dediği unsur mutlaka somutlaştırılmalı:
  • Kişilerin gerçekten mağdur olup olmadığı,
  • Kamunun ekonomik bir zarara uğrayıp uğramadığı,
  • Birine haksız menfaat sağlanıp sağlanmadığı, bilirkişi raporu, hesaplama ve dosya kapsamıyla net biçimde ortaya konulmalı.

Ceza Genel Kurulu, özellikle kamu zararı iddiasında “varsayıma dayalı” değerlendirmeleri kabul etmiyor. Örneğin, keşif artışı yapılmasaydı yeni ihalenin kaç liraya sonuçlanacağının bilinmediği durumlarda, kamu zararının ispatlanamadığı gerekçesiyle beraat kararlarını onaylıyor.

Ayrıca Yargıtay, görevi kötüye kullanma suçunun tamamlayıcı norm olduğunu; eylem zimmet, irtikap, rüşvet gibi özel bir suçu oluşturuyorsa öncelikle o suç tipinin uygulanması gerektiğini, TCK 257’nin “boşluk dolduran” bir hüküm olarak devreye girdiğini kabul ediyor.

Öne çıkan güncel karar örneklerinden özet notlar

Son yıllardaki Yargıtay ve Ceza Genel Kurulu kararları, özellikle üç noktayı sürekli tekrar ediyor: somut zarar/menfaat, bilinçli aykırılık ve disiplin suçu – ceza suçu ayrımı.

  • İhale ve keşif artışı kararları: Bir Ceza Genel Kurulu kararında, heyelan sonrası OSB altyapı ihalesinde %2500’ü aşan keşif artışına rağmen, “keşif artışı yapılmasaydı yeni ihalenin bedeli ne olurdu” somut olarak bilinemediği için kamu zararının ispatlanamadığı, bu nedenle görevi kötüye kullanma suçunun oluşmadığı kabul edildi.

  • İhaleyi kısımlara bölme dosyaları: Yine Ceza Genel Kurulu, eski TCK 240’a göre mahkûmiyet verilen “ihaleyi kısımlara bölme” olayını yeni TCK 257 açısından değerlendirirken, artık yalnızca usulsüzlüğün yetmeyeceğini; mutlaka somut kamu zararı, mağduriyet veya haksız menfaat tespiti gerektiğini, bunun için de ihale mevzuatına hâkim bilirkişi incelemesinin zorunlu olduğunu belirtti.

  • Avukatın ve hekimin ihmali örnekleri: Yargıtay 5. Ceza Dairesi, avukatın müvekkilini oyalayıp dava açmaması gibi eylemleri, artık basit ihmal değil, icrai davranışla görevi kötüye kullanma kapsamında değerlendirebiliyor; ancak her olayda, müvekkilin gerçekten mağdur olup olmadığı somut olarak inceleniyor. Sağlık çalışanlarının hastayı gereksiz geciktirmesi gibi dosyalarda ise, gecikmenin hastanın sağlığı üzerinde olumsuz etkisi tıbben ortaya konulmadıkça TCK 257/2’den mahkûmiyet kurulmasına sıcak bakılmıyor.

  • Disiplin ihlali – suç ayrımı: Ceza Genel Kurulu, kamu görevlisinin ihmali davranışının “basit dikkatsizlik” düzeyinde kalması halinde bunun idari/disiplin sorumluluğu doğuracağını, fakat görevi kötüye kullanma suçundan söz edilemeyeceğini açıkça ifade ediyor. Mağduriyet veya kamu zararı doğuran, bilinçli ve süreklilik gösteren savsama hallerinde ise TCK 257 uygulanabiliyor.

Bu içtihat çizgisi, uygulamada görevi kötüye kullanma suçunun her usulsüzlükte değil, gerçekten ağır ve sonuç doğuran ihlallerde gündeme gelmesi gerektiğini gösteriyor.

Soru Sor Danışmanlık Talep Et