Mülkiyet Karinesi Nedir?
mülkiyet karinesi, özellikle taşınır bir eşyayı fiilen elinde bulunduran zilyedin, kural olarak o eşyanın maliki sayılmasını sağlayan kanuni bir varsayımdır. Amaç, kimin haklı olduğunun belirsiz kaldığı çekişmelerde ispat yükünü düzenleyip pratik bir başlangıç noktası vermektir: Zilyetliğini ortaya koyan taraf çoğu zaman mülkiyeti ayrıca ispatlamak zorunda kalmaz, karşı taraf aksini kanıtlamaya çalışır. Bu karine mutlak değildir; çalıntı olma, emanet ilişkisi, kira veya rehin gibi durumlar somut delillerle ileri sürülerek çürütülebilir. En sık yapılan hata, “elimdeyse benimdir” düşüncesini her olaya otomatik uygulamaktır.
Karine kavramı ve mülkiyetle bağlantısı nasıl kurulur?
Karinenin ispat yüküne etkisi
Karine, kanunun belirli bir olgudan başka bir olgunun varlığını “kural olarak” kabul etmesidir. Mülkiyet karinesi de bu mantıkla çalışır: Özellikle taşınır mallarda zilyetlik (eşyaya fiilen hakim olma) çoğu zaman mülkiyetin dış dünyaya yansıyan en güçlü işaretidir. Bu yüzden kanun, zilyedi başlangıçta haklı kabul ederek ispat yükünü pratik biçimde düzenler.
Uygulamada bunun anlamı şudur: Bir uyuşmazlık çıktığında zilyet olan taraf, çoğu kez önce zilyetliğini ortaya koyarak ispat külfetini hafifletir. Karine sayesinde “mülkiyet bende” iddiasını ayrıca her zaman uzun bir belge zinciriyle kanıtlamak zorunda kalmayabilir. Buna karşılık diğer taraf, karinenin aksini somut delillerle göstermeye çalışır. Örneğin eşyanın emanet verildiği, kiralandığı, rehin olarak bırakıldığı ya da devrin geçersiz olduğu ispatlanırsa karine etkisini kaybedebilir. Yani mülkiyet karinesi, davayı otomatik kazandıran bir kural değil; ispat düzenini kuran bir başlangıç noktasıdır.
Zilyetlik dolayısıyla hakların korunması çerçevesi
Zilyetlik, sadece “elde tutma” hali değildir; hukuk düzeni zilyetliği belirli ölçüde korur. Çünkü günlük hayatta eşya üzerindeki fiili hakimiyet, ekonomik düzen ve güvenlik açısından hızlı korunmaya ihtiyaç duyar. Bu çerçevede mülkiyet karinesi, zilyetlikten doğan bu korumayı güçlendirir ve uyuşmazlıkları daha yönetilebilir hale getirir.
Önemli olan ayrım şudur: Zilyetliğin korunması ile mülkiyetin korunması aynı şey değildir. Zilyetlik davaları çoğu zaman “kim haklı malik?” sorusunu nihai olarak çözmekten çok, haksız el atmayı veya zilyetliğin ihlalini durdurmaya odaklanır. Mülkiyet karinesi ise bu süreçte delil değerlendirmesini kolaylaştırır, mahkemeye ve taraflara ispat yönünden bir yön gösterir. Ancak güçlü karşı delil geldiğinde, uyuşmazlık zilyetlik görünümünden çıkar ve gerçek hak sahipliği daha derin incelemeye konu olur.
Taşınır zilyetliğinde mülkiyet karineleri hangi hallerde doğar?
Şimdiki zilyet lehine karine (TMK 985)
Taşınır bir mal üzerinde fiili hakimiyeti elinde bulunduran kişi, yani şimdiki zilyet, kural olarak o malın maliki sayılır. TMK 985’in getirdiği bu yaklaşım, günlük hayatta “eşyayı elinde tutan” kişiyle işlem yapan üçüncü kişilerin güvenini ve hukuki istikrarı destekler. Uygulamada karinenin doğması için genellikle iki nokta önem taşır: ortada bir taşınır bulunması ve kişinin o taşınır üzerinde zilyetlik kurmuş olması.
Bu karine kesin değildir. Eşyanın emanet, kira, ariyet gibi bir ilişkiyle verildiği; rehin hakkı nedeniyle elde tutulduğu; ya da zilyedin eşyayı hukuka aykırı biçimde edindiği yönünde kuvvetli deliller ortaya konursa, şimdiki zilyedin malik sayılması kabulü sarsılabilir.
Önceki zilyet lehine karine (TMK 986)
TMK 986, özellikle zilyetliğin el değiştirdiği veya zilyetlikten yoksun bırakılmanın iddia edildiği durumlarda devreye girer. Basitçe söylemek gerekirse, bir kişi daha önce zilyet olduğunu ve bu zilyetliğinin haksız şekilde sona erdirildiğini ortaya koyabiliyorsa, belirli koşullarda mülkiyet veya hak iddiasını karineyle destekleyebilir. Bu düzenleme, “zilyetliği kaybetti diye otomatik olarak haksız duruma düşme” riskini azaltır ve önceki zilyedin elinden çıkan eşya bakımından ispatını kolaylaştırır.
Fer'i zilyet lehine hak karineleri
Her zilyet malik değildir. Fer’i zilyet, eşyayı başkası adına ve bir hukuki ilişkiye dayanarak elinde bulundurur (kiracı, ödünç alan, tamirci gibi). Fer’i zilyet bakımından asıl mesele mülkiyet değil, çoğu zaman kendi zilyetliğinin ve kullanım yetkisinin korunmasıdır. Bu yüzden fer’i zilyet lehine doğan karineler, genellikle “bu eşya bende olduğuna göre maliki benim” sonucuna değil; “bu eşyayı belirli bir hakka dayanarak elimde tutuyorum” kabulüne hizmet eder. Bu ayrım, özellikle haciz, istihkak iddiası ve teslim uyuşmazlıklarında doğru hukuki strateji kurmak açısından kritik önem taşır.
TMK 985 ve 986 hükümleri uygulamada nasıl yorumlanır?
TMK 985 hükmünün şartları ve sonucu
TMK 985, taşınır zilyetliğinde “ilk bakışta” kimin malik kabul edileceğini söyler: Taşınırın zilyedi, o taşınırın maliki sayılır. Ayrıca aynı maddede, önceki zilyetlerin de zilyetlikleri süresince malik sayılacağı açıkça belirtilir. Bu ikinci cümle pratikte önemlidir. Çünkü birçok dosyada zilyetlik el değiştirir ve taraflar “kimdeydi, ne zamandı, nasıl çıktı?” tartışmasına sıkışır.
Uygulamada mahkemeler, TMK 985’i bir “başlangıç kabulü” olarak ele alır. Yani zilyet olan taraf, çoğu kez mülkiyet iddiasını ispatlamaya sıfırdan başlamaz. Zilyetliğini ortaya koyar. Karşı taraf da bu görünümü sarsacak somut olgulara ve delillere yönelir. Metne, güncel şekliyle Türk Medenî Kanunu içinde bakmak, madde sistematiğini görmek açısından faydalıdır.
TMK 986/1 ile başkasının karinesine dayanma
TMK 986/1, malik olma iradesi olmaksızın zilyet olan kişinin (örneğin emanet alan, belirli bir amaçla elinde bulunduran) kendisine iyiniyetle devreden kişinin mülkiyet karinesine dayanabilmesine imkan verir. Buradaki kritik nokta “iyinayet”tir. Zilyet, eşyayı aldığı kişinin malik olmadığını biliyorsa veya somut olay onu şüpheye düşürmesi gerekirken gözünü kapatıyorsa, bu korumadan beklediği ölçüde yararlanamaz.
Bu hüküm, özellikle aracı kişilerin bulunduğu teslimlerde ve ticari hayatta, “ben malik değilim ama eşyayı hukuken geçerli bir ilişkiyle aldım” diyen zilyedin savunmasını rasyonel bir zemine oturtur.
Karinenin çürütülmesi ve karşı delil sınırları
Mülkiyet karineleri aksi ispat edilebilir karinelerdir. Bu yüzden mahkeme, “zilyetlik var” diye dosyayı otomatik bitirmez. Karine; yazılı sözleşmeler, teslim belgeleri, faturalar, seri numarası takibi, tanık beyanları, ceza dosyası bulguları veya önceki zilyetlik silsilesini gösteren kayıtlarla çürütülebilir. Önemli olan, delilin zilyetliğin hangi hukuki sebeple kurulduğunu ve mülkiyetin kimde olması gerektiğini somutlaştırmasıdır.
Karşı delil açısından bir diğer sınır TMK 986/2’de görünür: Zilyet, iddia ettiği sınırlı ayni hak veya kişisel hak karinesini eşyayı kendisine veren kişiye karşı ileri süremez. Uygulamada bu, “bana kiraya verdi” veya “rehin olarak bıraktı” gibi ilişkilerde, fer’i zilyedin karineyi verene karşı bir kalkan gibi kullanmasını engeller.
Karineye dayanma hakkı kimlerde olur, kimlere karşı ileri sürülür?
Asıl zilyet ve fer'i zilyet açısından sonuçlar
Mülkiyet karinesi, öncelikle taşınırın zilyedi için işler. Asıl zilyet, eşyayı kendi adına elinde bulunduruyorsa, kural olarak malik olduğu kabulünden yararlanır. Bu, özellikle istihkak iddiası, haciz sırasında üçüncü kişinin ileri sürdüğü mülkiyet savunması veya teslim ihtilaflarında ispat başlangıcı sağlar.
Fer’i zilyet ise eşyayı başkası adına, bir sözleşme ilişkisi içinde elinde tutar. Kiracı, ödünç alan, depo eden, tamirci gibi. Fer’i zilyet bakımından karine çoğu zaman “malik benim” sonucunu doğurmaz. Daha çok şu noktada işe yarar: Eşyayı hukuka uygun bir sebep ve yetkiyle elinde tuttuğunu, bu zilyetliğin korunması gerektiğini göstermede delil kolaylığı sağlar. Ayrıca fer’i zilyet, şartları varsa, kendisine eşyayı devreden kişinin zilyetliğinden doğan karinesine dayanarak konumunu güçlendirebilir.
Kime karşı ileri sürülebileceği de önemlidir. Karine, genellikle üçüncü kişilere karşı ileri sürüldüğünde anlamlıdır. Buna karşılık fer’i zilyet, eşyayı kendisine veren kişiye karşı “benim hakkım karineyle sabit” diyerek her iddiayı bertaraf edemez. İlişkinin tarafları arasında sözleşme, teslim şartları ve gerçek hukuki sebep daha belirleyici olur.
İyi niyetin karineyle kesiştiği durumlar
Karine ile iyi niyet çoğu dosyada birlikte değerlendirilir. Zilyetlik tek başına başlangıç avantajı sağlar; iyi niyet ise bu avantajın korunup korunmayacağını etkiler. Örneğin çok düşük bedelle, aceleyle, belgesiz yapılan bir devirde “ben bilmiyordum” savunması her zaman ikna edici görülmez. Mahkeme, somut olayın koşullarına bakar: Devir şekli, tarafların ilişkisi, eşyanın niteliği, piyasadaki olağan akış ve zilyedin şüphe duyması gerekip gerekmediği.
Bu yüzden pratikte en güvenli yaklaşım şudur: Karineye dayanırken zilyetliği göstermekle yetinmeyin; mümkünse devir nedenini ve iyi niyeti destekleyen belgeleri de dosyaya koyun. Bu, karşı tarafın karineyi “kolayca sarsmasını” zorlaştırır.
İstihkak davasında mülkiyet karinesi hangi tarafı korur?
Taşınır istihkak davasında ispat yükü dağılımı
Hacizde istihkak davasında “mülkiyet karinesi” kimin lehine doğuyorsa, ispat yükünün yönünü de büyük ölçüde o belirler. İcra ve İflas Kanunu’nun istihkak sisteminde (özellikle İİK m. 97/a) temel ayrım şudur: Haciz sırasında taşınır mal kimin elinde/fiili hakimiyeti altında görünüyorsa, başlangıçta malik o kabul edilir.
Bu yüzden haciz borçlunun zilyetliğinde yapılmışsa, karine borçlu lehine işler. “Bu mal benim” diyen üçüncü kişi, karineyi kıracak güçlü deliller sunmak zorunda kalır. Buna karşılık haciz üçüncü kişinin zilyetliğinde yapılmışsa, karine üçüncü kişi lehinedir. Bu defa alacaklı, malın gerçekte borçluya ait olduğunu veya borçlu lehine bir görünüm yaratıldığını ispatlamaya yönelir.
Pratikte bu dağılım, dosyanın kaderini belirler. Çünkü istihkak uyuşmazlıklarında çoğu zaman taraflar arasında satış, emanet, kira, rehin, ortak kullanım gibi ilişkiler vardır ve “dış görünüş” üzerinden kurulan karine, delil stratejisini şekillendirir.
Davalının karineye karşı savunmaları
Davalı taraf (çoğu dosyada alacaklı ve/veya borçlu), mülkiyet karinesine karşı savunmasını genellikle şu eksenlerde kurar:
- Zilyetlik görünümünü açıklamak: Malın neden borçlu adresinde olduğu, kim tarafından kullanıldığı, işyeri düzeni ve fiili kullanım.
- Belge ve kayıtlarla çürütme: Fatura ve ödeme kayıtları, teslim-tesellüm belgeleri, stok kayıtları, demirbaş listeleri, seri numarası gibi takip edilebilir veriler.
- Hayatın olağan akışı itirazı: Üçüncü kişinin iddia ettiği mülkiyetin ekonomik gerçeklikle uyumsuz olması (malın niteliği, miktarı, ticari kapasite).
- Muvazaa ve mal kaçırma iddiası: Üçüncü kişi ile borçlu arasındaki ilişkinin niteliği, devir tarihinin takip/haciz süreciyle yakınlığı gibi olgular.
Bu savunmaların amacı tek cümlede özetlenir: Karinenin dayandığı “ilk görünümün” gerçeği yansıtmadığını somutlaştırmak.
Zilyetlik davalarında karinenin delil kolaylığı sağlaması
Zilyetliğin korunması davalarında karinenin rolü
Zilyetliğin korunması davalarının mantığı, “malik kim?” tartışmasını en başta çözmek değil, fiili hakimiyeti korumaktır. Bu yüzden mahkeme, çoğu dosyada şu iki soruya odaklanır: Davacı zilyet miydi, zilyetliğe bir gasp veya saldırı var mı? Mülkiyet karinesi ve zilyetliğe bağlı karineler burada doğrudan “mülkiyeti ispat” aracı olmaktan çok, delil değerlendirmesini pratikleştiren bir işlev görür.
Örneğin saldırıda bulunan taraf “bu eşya benim” dese bile, zilyetliği saldırıya uğrayan kişi zilyetlik davası açabilir. Zilyetliğin varlığı fotoğraf, kamera kaydı, teslim tutanağı, tanık, yazışmalar ve fiili kullanım gibi olgularla ortaya konur. Karine, zilyetliği makul biçimde gösteren tarafın elini güçlendirir. Karşı taraf ise zilyetliğin hiç kurulmadığını, rıza ile devredildiğini veya iddianın kötüye kullanıldığını somutlaştırmak zorunda kalır.
Beş yıllık süre ve önceki zilyetlik iddiası
Uygulamada sık karışan nokta şudur: Zilyetlik davası ile “önceki zilyetliğe dayanarak açılan taşınır davası” aynı şey değildir. Zilyetlik davasında hak düşürücü süreler çok kısadır: zilyet, fiili ve faili öğrendiği tarihten itibaren 2 ay, her halde fiilden itibaren 1 yıl içinde dava açmalıdır. Bu süreler kaçırılırsa zilyetlik davası kapısı kapanır.
Buna karşılık, önceki zilyetliğe dayanan taşınır davasında, özellikle iyiniyetli zilyede karşı ileri sürülen taleplerde beş yıllık bir sınırın gündeme geldiği görülür. Bu, “ben daha önce zilyettim” iddiasını sonsuza kadar sürdürmemek ve iyiniyetli elde bulundurmaya belirli bir güven tanımak için önemlidir. Süre ve dava türünü doğru seçmek, çoğu olayda sonucun kendisi kadar belirleyicidir; bu yüzden somut olayın hangi koruma yoluna girdiği, TMK 983-986 sistematiği üzerinden birlikte okunmalıdır.
Tapusuz taşınmazlarda karine uygulanır mı, sınırlar nelerdir?
Zilyetlikle kazanma iddialarında karinenin yeri
Taşınmazlarda temel kural, mülkiyetin tapu sicili üzerinden kurulması ve devredilmesidir. Bu nedenle “zilyet olan maliktir” şeklindeki taşınır mantığı, taşınmazlar için aynı genişlikte uygulanmaz. Zilyetlik taşınmazda da korunur; fakat çoğu zaman sadece fiili durumun korunmasına yarar, mülkiyeti kendiliğinden ispat etmez.
Buna rağmen tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin önemi büyür. TMK 713’teki olağanüstü zamanaşımı sistemi, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız 20 yıl “malik sıfatıyla” zilyetliğinde bulunduran kişiye, mülkiyetin kendi adına tescilini isteme imkanı tanır. Buradaki “karine” daha çok şurada ortaya çıkar: Uzun süreli, çekişmesiz ve malik gibi kullanım olgusu güçlü bir delil değerine kavuşur; ancak yine de sonuç, çoğunlukla tescil davası ve yargılama ile belirlenir.
Sınırları unutmayın. Her tapusuz yer özel mülkiyete konu olmaz. Ormanlar, mera-yaylak-kışlak niteliği taşıyan alanlar veya devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler bakımından zilyetlikle kazanma iddiası çoğu kez daha baştan engellere takılır.
Uyuşmazlık türlerine göre pratik ayrımlar
Pratikte en faydalı ayrım şudur:
- Tapulu taşınmazda zilyetlik tek başına mülkiyet iddiasını taşımaz; çoğu çekişme “tapu kaydı, yolsuz tescil, iyi niyet, iptal ve tescil” ekseninde yürür.
- Tapusuz taşınmazda (ya da maliki tapudan anlaşılamayan özel durumlarda) zilyetlik, TMK 713 kapsamında tescile giden yolun merkezindedir. Burada süre, zilyetliğin niteliği (malik gibi mi, kiracı gibi mi), zilyetliğin kesintisizliği ve çekişmesizliği dosyayı belirler.
- Kadastro süreci ayrıca kritik bir dönemeçtir. Kadastro görmüş yerlerde hangi yolun izleneceği, tutanaklara itiraz edilip edilmediği ve kesinleşme gibi noktalar üzerinden şekillenir.
Bu yüzden “tapusuz taşınmaz” denildiğinde önce taşınmazın hukuki statüsü netleştirilmeli, sonra zilyetlik olgusunun hangi davada nasıl değerlendirileceği planlanmalıdır.
Profesyonel hukuki danışmanlık mı arıyorsunuz?
Avukatistan üzerinden kolayca hukuki danışmanlık talebi oluşturup, sisteme kayıtlı binlerce avukattan teklif alabilirsiniz.
- Avukatistan, avukatlardan alınan hizmetler için herhangi bir ücret ya da komisyon talep etmez.
- Hizmetlerimiz yalnızca avukatlarla iletişim kurmanıza yardımcı olmak içindir; avukatlar tarafından verilen hizmetlerden Avukatistan sorumlu tutulamaz.